Birleşmiş Milletler, işkence ve kötü muamelenin cinsiyetten bağımsız olduğu yanılgısını yıkarak, devletleri kadınlar ve kız çocuklarına yönelik özgül şiddet biçimlerine karşı koruma kalkanı oluşturmaya davet etti.
Uluslararası İşkence Mağdurlarıyla Dayanışma Günü vesilesiyle bir araya gelen BM İşkence Özel Raportörü, İşkenceyle Mücadele Komitesi ve ilgili diğer birimler, işkenceyle mücadelenin artık "toplumsal cinsiyete duyarlı" bir çerçeveye oturtulması gerektiğini vurguladı. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin "İşkence toplumsal cinsiyet bakımından asla nötr değildir" tespitiyle desteklenen çağrıda, mevcut yasaların kadınları korumada yetersiz kaldığına dikkat çekildi.
Gözaltı merkezlerinden çatışma bölgelerine kadar uzanan bir yelpazede kadınların cinsel şiddet, üreme sağlığına müdahale, aşağılama ve damgalanma gibi yöntemlerle sistematik olarak hedef alındığı belirtilen açıklamada, devletlerin sadece yasaklayıcı mevzuatla yetinmeyip, mağdurların adalete erişimini sağlayacak güvenli mekanizmaları hayata geçirmesi gerektiği hatırlatıldı.
Güvenlikçi siyaset ve cezasızlık sarmalı
BM’nin verileri, işkence yasağının hukuken mutlak olmasına rağmen, dünyada "güvenlik" gerekçesiyle bu yasağın fiilen askıya alındığını gösteriyor. Terörle mücadele, sınır güvenliği ve düzensiz göç yönetimi gibi başlıklar altında kolluk kuvvetlerinin denetimden uzaklaştığına işaret eden BM, özellikle göçmen gözaltı merkezlerindeki ölüm oranlarının son on yılın zirvesine ulaştığına dikkat çekiyor.
Cezasızlık kültürü ise işkenceyi besleyen en büyük etkenlerden biri olarak öne çıkıyor. Fail kamu görevlilerinin idari koruma veya yargısal dokunulmazlık zırhıyla korunması, etkili soruşturma süreçlerinin önünü tıkıyor. Uzmanlar, sadece yasaların varlığının değil, bu yasaların uygulanmasını denetleyecek bağımsız mekanizmaların varlığının hayati önem taşıdığını belirtiyor.
Toplumsal rıza ve şiddetin normalleşmesi
İşkencenin sadece kapalı kapılar ardında gerçekleşen bir devlet tekniği olmadığını savunan raporlar, şiddetin toplumsal söylemle "normalleştirildiğine" vurgu yapıyor. "Terörist", "suçlu" veya "kaçak" gibi etiketlerle mağdurun insanlıktan çıkarılması, devlet şiddetine karşı toplumsal bir rıza üretilmesine neden oluyor. Bu durum, kolluk birimlerini hukukun koruyucusu olmaktan çıkarıp intikamın uygulayıcısı haline getiren tehlikeli bir siyasal iklimi besliyor.
Denetim mekanizmalarında sivil katılım şart
BM, işkenceyle mücadelenin devletin kendi iç denetimine bırakılamayacak kadar ciddi bir konu olduğunu savunuyor. Bu noktada, OPCAT (İşkenceye Karşı Sözleşme’ye Ek İhtiyari Protokol) çerçevesinde bağımsız ve habersiz denetimlerin önemi bir kez daha hatırlatılıyor.
Ancak uzmanlar, resmi denetim mekanizmalarının da hükümetlerin "vitrin süsü" haline gelme riski taşıdığını belirterek, daha radikal bir çözüm öneriyor: Barolar, tabip odaları, kadın örgütleri ve sendikalar gibi sivil yapıların kapalı kurumları izleyebildiği, mağdurlara doğrudan ulaşabildiği özerk bir denetim modeli. İşkenceyle mücadelenin sadece mahkeme salonlarına hapsedilmemesi, toplumun örgütlü hafızası ve dayanışma kapasitesiyle güçlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor.